senai demirci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
senai demirci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2009 Cuma

Niye ben? Neden benim başıma geldi?


"Niye ben?"

"Neden benim başıma geldi?"


Bir tek musibet anında seslendiririz bu yakıcı soruyu. "Niye ben?" Hep başkalarına olurdu böylesi şeyler.


Öyle olmasına öylesine alışmışızdır ki... Benim değil, "öteki"lerin başına gelir kaza. En fazla bir istatistik rakamı kadar önemsediğimiz uzak yabancılar eksilir hayattan.


"Ben" dediğimiz dokunulmazdır. "Ben" öyle sıradan değil(im)dir.
Olağan bir kaza haberinin o hep bildik "ölü sayısı" arasına sıkışmış sıradan bir rakam olamam "ben". Başkası da olabilmesi ihtimali altı milyar kez yüksek iken, niye "ben"im o "biri"?

"Başka bir sürü yerde olabilecekken niye ille de burada çıktı bu yangın?" "Başka milyonlarca insan varken, niye sadece beni seçti bu kurşun?" "Başka sayısız saatler, dakikalar dururken, nasıl oldu da bu ana denk geldi kaza?" "Başka bir dolu seferde olabilecekken, niye bu sefer oldu bu arıza?"


Tuhaf bir yalnızlık içinde buluyor kendini insan başına o "şey" geldiğinde. Etraftaki olağan sesler düşmanlaşıyor, yabancılaşıyor. Araba uğultusu, yağmur şıpırtısı, cep telefonu sesi dalga geçercesine yalayıp geçiyor seni.

Sen derin acılar içindeyken, hiçbir şey olmamış gibi yürüyen, kaygısızca konuşan, her günkü gibi koşturan insanlara gücenik bir edayla bakıyorsun: "Nasıl da rahat olabiliyorsunuz böyle? Aşk olsun!" Her şey ve herkes "başka"laşıyor o anda.

Yarın senin cenazen olacak, sen eksileceksin sıcacık yuvandan, yavruların "Baba!" dediğinde ömür boyu cevap alamayacak. Ama büyütmeye gerek yok! Sen sadece bir "başkası" dahasın başkalarının gözünde. Bir "başkası"nın daha cenazesini göz ucuyla seyredecek başkaları.

Sen uykusuz bir gecenin koynunda, bir yaprak gibi titrerken, başkalarına göre bir "başkası" olan sen sıradan acılardan bir acı yaşıyor olacaksın. Uyuyacak milyonlarcası. Sen ve yakınların gazetelerin üçüncü sayfasında kanlı bir habere konu olmuşken, başkaları katlayıp bir kenara bırakacaklar senin haberini.

Başkalarının es geçtiği kadar lüzumsuz bir yer mi işgal ediyorsun ki yeryüzünde? Başkalarının hiç üzülmeyeceği kadar, hiç eksikliğini hissetmeyeceği kadar yersiz bir yerin mi vardı âlemde?

Bak işte, ölen "ben" de olsa, "ölenle ölünmüyor"muş. Hayat devam ediyor "ben"siz. Olmasan da oluyormuş meğer. Ne kadar dayanılmaz bir acı! Ne kadar ağır bir hakaret! "Olsa da bir olmasa da bir"mişim meğer. Ne kadar da aşağılandığını düşünüyor insan! ..

Aslında o aşağılanmaya verdiğimiz tepkidir o soru:

"Neden başkası değil de ben?"

Daha açıkçası: "Niye ben seçildim?" "Ne isteniyor benden?" "Hak etmedim ben bu 'ceza'yı!"

Hadi itiraf edelim:

Kadere hesap soruyoruz. Yazgının iki yakasından çekiştiriyoruz. Hadi bir itiraf daha: Asıl derdimiz "kader"i takdir edenledir. Yani Yaradan'la karşı karşıya gelir aklımız. "Ben"i Vareden'e keseriz faturayı. Kafa tutarız. Dokunulmazlığımızın ihlaline isyan ederiz.

"Ne istedin benden?" "Benim ne suçum vardı ki?"

Ne garip! Olumsuzlukların hesabı kaderden sorulur.

"Ben" kendi ellerimle suç işlerim, hapse düşerim ama "kader mahkûmu" oluveririm. Ayağım kayar, günaha bulaşırım ama "n'edersin kaderime yazılmış" deyiverir, sıyrılırım.

Şampiyonluğunu, birinciliğini, galibiyetini kadere "mahkûm" eden pek çıkmaz. Sevaplarını, iyiliklerini, biriktirdiklerini, başarılarını "kader"in hesabına yazdıran olmaz.


İyiliklerimiz kadere rağmendir sanki. Başarı, yazgıya başkaldırıdır. Başarılıysam "Niye ben?" sorusunu sormama gerek yok. Birinci olduysam, "Niye benim başıma geldi?" diye sızlanmak yok. "Başkaları"nın kazalarını hayatta kalmış biri olarak seyrediyorken, "Niye ben hayatta kaldım?" diye hesap sormak yok.Değil mi?

Farkında değilim ama... Ben bana "ben" diyebiliyorsam, ne anlaşılmaz bir ayrıcalık içimdeyim! "Ben"i bir "başkası" da olabilecekken "ben" diye seçip Vareden'e hiç minnet duygum olmayacak mı?

Pekâlâ başkaları içinde sıradan biri olabilirdim. Pekâlâ başkalarının "başkası" diye bile bilmediği, hiç hatırlanmayan, hatırlanmaya bile değmeyen bir "yok" olabilirdim. "Yok" olduğunun bile farkında olunmayan bir "şey"dir "yok"luk... Ben "ben" olmasaydım, niye ben olamadım diye hesap sorabilir miydim? "Ben" olmayışıma yanabilir miydim?

Ama hayret! "Ben" varım, var edilmişim.

Varlığım yokluğuma "ben"den habersiz tercih edilmiş. Kimseler hatırımı saymazken, beni aramazken, eksikliğimi dert edinmezken, varlık sahasına çıkarılmışım, hatırım sayılmış, el üstünde tutulmuşum. Ben bile "ben" olmayı hesap edemezken, "ben" diyebileceğim bir insan olarak var edilmişim.


Hiç beklemediğim, hiç ummadığım bir iyilikti bu! Aynada yüzüme bakıyorum, kimsenin yüzüne benzemiyor.

Meğer "biricik"mişim ben. "Bitane"ymişim beni "ben" olarak seçenin nazarında.

Nasıl oluyor da, ben bana "ben" diyebiliyorum? Ya, ben bana "ben" diyemeyenlerden olsaydım? "Sen" diye hitap edilmeyi hak etmemiş olsaydım? Öyle olsaydı, hiç aşağılanmış hissedecek miydim? Kadere hesap sorabilecek yetkide görebilecek miydim kendimi?

"Niye ben?" diye kaybettiğimin hesabını sorabiliyorsam, hiç hesapsız kazandığım "ben" sayesinde sorabiliyorum... Ne garip? Hiç yoktan kazandığım "ben"imle kazanamadıklarımın da hakkım olduğunu düşünmeye başlamışım.

Tuhaflığa bakın ki, borç aldığım "ben"imle kendimi alacaklı sayıyorum.Asıl sürprizi görmüyorum: "Ben" bana sürprizim. Hiç ummamıştım "ben" diye/bilineceğimi... Hiç beklemiyordum "ben" diyebilenler arasına seçileceğimi...

Ben beni "ben" bilmeseydim, ben "ben" olamayışıma ağlayabilecek miydim?

Ben şimdi burada soruyorum kendime:"Niye ben?"


SENAİ DEMİRCİ

.

.

*****************************

27 Nisan 2009 Pazartesi

Kırık Cam Teorisi



Yıllar öncesi. Öğrenciyim. Hava sıcak ve yorgunum. Az sonra bineceğim otobüste de oturamayacağım kesin. Bari beklerken dinlenebilirdim. Duraktaki banka oturmaya niyetlendim. Ama garip ki, benden önce oturanlar oturak yerine ayaklarını koymuşlar, bankın arkalığını da oturmak için kullanmışlardı.


Gençler öyle otururdu o zamanlar. (Herkes gibi otururlarsa, yaşlı sanılmaktan mı korkarlardı?) "Böyle gelmiş, böyle gider"di.
Ben de onlar gibi oturmak zorunda kaldım. Ayakkabılarımı oturak yerine koydum, koltuğun arkalığının daracık ucuna yerleştim. Çok geçmedi ki banka benim gibi oturamayacak yaşlı teyze, benden önce banka benim gibi oturan gençlerin hepsinin hesabını bana sordu. İyice bir fırça yedim.


Ben o azarı hak etmemiştim ama o haklıydı. Sustum. Meğer ben o koltuğa oturmadan yıllar önce, ABD'de bir araştırmacı, o teyzeye karşı yaşadığım acı mahcubiyetin hesabını yapmışmış. Şimdi haberim oldu. "Kırık Cam Teorisi" hesabıymış bu.


Anlatıldığı kadarıyla: "Kırık Cam Teorisi" ABD'li suç psikoloğu Philip Zimbardo'nun 1969'da yaptığı bir deneyden ilham alınarak geliştirilmiş. Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model otomobil bıraktı. Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı. Ve olup bitenleri izledi. Bronx'taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı.


Ardından Zimbardo ve iki öğrencisi 'sağ kalan' otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdı. Daha ilk darbe indirilmişti ki çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya dahil oldu. Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmişti.


"Demek ki" diyordu Zimbardo,"ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz. "Şimdi niye o banka öyle oturduğumu anladım. Ve benim olmayan suça nasıl da kolayca katılabildiğime, hatta onu çoğalttığıma şaşırmadım. Ayrıca benden önceki suçların hepsinin hesabının bana sorulmuş olmasıda gerekiyormuş.


"Kırık Cam Teorisi"nin takipçileri bakın ne diyor:

"Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırık olsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar. Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim. Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri bir torba çöp bıraksın. O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım."


Bunları niye mi anlattım? Kalbimizde ucundan kıyısından kırılmış camlar taşıyoruz sürekli...
Ruhumuzun başköşelerine ilk başta önemsiz gözüken, laf etmeye değmez çöpler bırakıyoruz her gün. Küçük küçük günahlar, minik minik hatalar camı kırık araba gibi diğerlerini de camları kırmaya, kapıları çerçeveleri indirmeye teşvik ediyor.Pişmanlığımızı fırsat bilip ortadan kaldıracak kadar ciddiye almadığımız "çöpler"imiz, sürçmelerimiz, kötülüklerimiz, ayıplarımız, kokuşmuş çöp dağlarına, kötülük yığınlarına kapı aralıyor. "Böyle gelmişse, böyle gider" diye kendi kendimizi ağır veballer altında ezdirdikçe ezdiriyoruz.


Kırık camın oradaki varlığı, diğer camların da kırılabileceğine dair bir haklılık üretir içimizde. Çöpün bizden önce oraya atılmış olması, oraya çöp atmanın bir alışkanlık olduğunu söyler bize. Çok geçmeden biz de o alışkanlığa alışır, alışık olunanı yapmakta haklı görürüz kendimizi. Cam ilk kırıldığında hafife alırsak, ağırlaşır cam kırıkları. Çöp ilk atıldığında umursamazsak, umursamazlığımız bir çöp dağını besler.


Tam da "hafife almakla" açılan, "umursamazlıkla" genişleyen bir "yol (suzluk)"u tarif eden sûre'nin (Mutaffifîn) berceste ayetinin konusudur "cam kırıkları teorisi": "Yapmaya alıştıkları kötü işler gitgide kalplerini paslandırdı." (Mutaffifîn, 83/14).


Bir de aynı ayeti yorumlayan Efendimiz'in [asm] küçümseyerek/hafife alarak ilerlediğimiz yol(suzluk)u tarif edişine kulak verelim:

"İnsan bir günah işler ve onu tevbe ile silmezse, kalbinde bir leke olarak kalır. Eğer tevbe ederse kalbi yine parlar. İkinci bir günah işlediğinde ise o leke büyür. Ve kalb günah işleye işleye öyle bir kararır ki, bütün kalbi ele geçirir."


Bu yüzden galiba...
"Günah insanı kâfir yapmaz ama istiğfarsızlık küfre götürebilir" imasında bulunur Said Nursî.


"Her günahta küfre giden bir yol var" sa, ilk "cam kırığını" onarmamaktandır bu.
Masum görünen her hata, her günaha yaklaşış, bir büyük günaha doğru sürüklüyorsa bizi, ilk atılan çöpü kaldırmamaktandır bu.


İlk cam kırığını görür görmez, "Estağfirullah! " İlk çöp torbasınınkokusunu alır almaz, "tövbe ya Rabbi!"
Hazır mıyız?


Alıntı : SENAİ DEMİRCİ

e.t. : ne kadar doğru bir tespit.........
Bu mevzu ile ilgili kendimde örtüştürdüğüm çok şeyler var.
( bu arada Senai Demirci' nin Üzülme yazısını bölümler halinde pazartesileri yayınlayacaktım. Cam kırıkları daha ilginç geldi ve bu hafta bunu yayınlamak istedim. Başka bir pazartesi üzülmelere devam edicem inşallah.)

****************************

16 Mart 2009 Pazartesi

üzülme ! (bölüm 1)

Bu sabah çok sevdiğim bir arkadaşımdan aldığım maili okuyarak başladım haftaya.
çok hoşuma gitti ve hemen burada paylaşmak istedim.
Devamı var aslında ama çok uzun olacağı için bu postta bu kadarını yayınlıyorum, haftaya pazartesi, kısmetse, kaldığım yerden bir bölüm daha yayınlayacağım. ( dilerseniz http://www.senaidemirci.net/ adresinden tamamını bi çırpıda okuyabilirsiniz ;) )

İşte buyrun;


Üzülme!Üzülebiliyorsan bir kalbin var demektir.
Kalpsizler üzül(e)mezler ki. Ne mutlu sana ki, üzülebiliyorsun. Dokunan var demek ki kalbine. Ya dokunulmasaydı kalbine.
Ya hüznün gönül toprağını karmasına izin verilmeseydi. Demek ki gözden çıkarılmadın. Demek ki sen hâlâ bir umut tarlasısın.

Üzülme!
Üzülüyorsan, Biri var ki cılız varlığını düştüğü çamurdan kaldırmak istiyor. Onun için dokunuyor kalbine. Kıymetini bil ki, üzmeye değer görüyor seni.
Hüzünlerin kalbinin toprağını allak bullak ediyorsa, sen ekilmeye layık bir topraksın demektir. Kaygıların vuruşuyla tuz buz oluyorsa taş katılığında büyüttüğün güvencelerin, yarılan göğsüne umut fidanları dikiliyor demektir.

Üzülme!
Yüzün yerde geziyorsan, ellerin boynuna sarılı ise, içini ısıtacak haberlerin mürekkebi damlıyor olmalı ömrünün defterine.
Kar yağıyorsa güvendiğin dağlara, yarının ovalarında rengârenk çiçeklerin olacak demektir. Hırçın fırtınalar sarsıyorsa sevinçlerinin zirvesini, rüzgârlar dövüyorsa umudunun yamaçlarını, bir yüce dağsın sen demek ki, az bekle, eteğinden serin pınarlar akmaya başlayacak demek ki...
....................
....................

Lâ tahzen... senai demirci